Okyanusun kıyısı, Avrupa’nın en güney batısı

Portekiz… Avrupa’nın en güneybatısında… Sunduğu doğal güzellik ve tarihle dünyanın pek çok ülkesinden turistleri çekmeyi başarıyor… Mutfağı, şarabı, Fado müziği, çini desenli evleri…. Lizbon ve çevresinde kısa bir tura buyrun….

Hanife BAŞ

Bir yanda Atlas Okyanusu, diğer yanda tarih, doğal güzellikler ve sıcak kanlı insanlar….. Karadan tek komşusu İspanya… Okyanus kıyısında olmanın verdiği avantajla pek çok denizci ve kaşif yetiştiren bir ülke… Portekiz’den bahsediyoruz. Avrupa’nın en güneybatısında… Sunduğu doğal güzellik ve tarihle dünyanın pek çok ülkesinden turistleri çekmeyi başarıyor… Mutfağı, şarabı, Fado müziği, çini desenli evleri….
Portekiz’i keşfetmeye başkent Lizbon’dan başlıyoruz. Yedi tepeli bir şehir. Biraz İstanbul’u andırıyor. İnişli çıkışlı yollar, daracık sokaklar… Tarihi, anıtları, kocaman meydanları, Fado müziği, deniz mahsulü ağırlıklı mutfağı ve müthiş denizcilik geçmişiyle ziyaretçilerine çok şey vaat ediyor. En eski mahallesi Alfama’da, çini desenleriyle kaplı birbirinden güzel binaların arasında ve dar sokaklarda kendinizi geçmiş yıllarda yaşıyormuş gibi hissetmeniz içten değil…

MEŞHUR SARI TRAMVAY
Meşhur sarı tramvaydayız… Tramvay, ağır ağır dış duvarlarını güzel çinilerin süslediği tarihi binaların arasından ilerliyor. Bir durak sonra inerek, bu tarihi dokunun keyfini yürüyerek çıkartmaya karar veriyorum. Burası Lizbon’un en eski mahallesi Alfama. Lizbon’un okyanus kıyısındaki tarihi kesimi. Mavi, yeşil, kırmızı dahil her renkte çinilerle dışları kaplanmış binalara hayran kalıyorum. Çininin merkezi ve bina içi ve dışında bu malzemeyi çok kullanan bir ülke. Bol yokuşlu sokaklarda yoruluncaya kadar dolaşıyorum.. Tarihi atmosferi olabildiğince içime çekiyorum…
Başkent Lizbon’un 3 milyona yakın nüfusu var. Tagus Nehri’nin okyanusa döküldüğü yerde kurulmuş. Şehrin en ilgi çeken özelliklerinden biri İstanbul gibi yedi tepe üzerinde kurulmuş olması. Lizbon, dünya tarihine pek çok kaşif ve keşif kazandırmış.
Bu kez istikamet Rua Agusta caddesi ve kentin en büyük meydanı olan Comercio’ya bağlayan güzergah. Kemerli yüksek kapı Arco Triunfal’ın (Zafer Takı) altından geçiyorum. İnsan seli arasında liman yolundayım. Praça do Comercio yani Ticaret Meydanı burada. Bu yapı, muhteşem mimarisiyle göz kamaştırıyor. Ama Lizbon’da ilginç bir şekilde denizden gelecek saldırılardan korkulduğu için sahil kenarında yapılaşma olmamış. Yeniden Rua Augusta’dayım. Küçük taşlarla baş döndürecek şekilde özenle tek tek örülmüş kaldırımları inceliyorum… Havayı burada karartırken yemek vakti geliyor. Gruptan ayrı dolaşsam da yemek için gruba katılmam gerekiyor. Çok güzel bir restoranda Fado müziği eşliğinde hem de… Enfes okyanus ürünlerini tatma fırsatı buluyoruz. Alfama Mahallesi, Fado müziğiyle ünlü. İnsanı bir anda hüzünlendiriyor. Fado’nun kökenini de öğreniyorum. Önceden savaşlarda, denizde kocalarını, kardeşlerini kaybeden kadınların duygularını anlatan bir müzik. Kocaları savaştan ya da denizden dönmeyen kadınların evlerini geçindirmek için dilenirken söylediği nağmelerden oluşuyor… Bir tür ağıt gibi… İnsan hüzünlenmeden edemiyor. Yiyecekler neşemizi yerine getiriyor. Porto şarabı bir harika.

KALEDEN ŞEHRE BAKIŞ
Lizbon’da ikinci günümüzde en tepedeki San Jorge kalesini geziyoruz. Kaleden şehre bakış bir harika. Daha sonra Belem’deyiz. 1515 yılında yapılan Belem Kulesi en önemli anıtlarından birisi. Portekiz denizciliğini temsil ediyor. Belem’in ikinci büyük anıtı ise Jeronimos Katedrali. Vasco da Gama’nın, Hindistan yolculuğuna çıkmadan önce bütün gece burada dua ettiği söyleniyor. Ferdinand Macellan, Bartolomeu Dias, Gonçalo Coelho Kaşifler Anıtı’nda yer alan ünlü denizciler arasında. Belem’de de Portekizli kaşiflere dair pek çok bilgiyi öğrenme şansı buluyoruz….

SİNTRA’DA PERİ MASALI
Lizbon’da iki günlük kısa turun ardında çevresindeki cazibe merkezleri için yola koyuluyoruz. Lizbon’a 28 kilometre uzaklıktaki Sintra’dayız. Yol 45 dakika sürüyor. Adeta peri masallarından fırlamış yapılarıyla çok ilgi çekici. Şatolar, saraylar ve değişik mimarili yapılar… Tepede yokuşlu bir yerleşim olduğu için ulaşım zor ama havası da bir öyle güzel. Lizbon’dan günübirlik gidilebilecek çok güzel bir lokasyon. Sintra yüksek tepelerin ortasında kurulmuş, romantizm akımının çıktığı yer.
Sintra Ulusal Sarayı’yla başlıyoruz. Diğer adıyla şehir sarayı, Sintra’nın eski şehir bölgesinde. Tarihi 10. yüzyıla kadar gidiyor. Bugünkü görünümünün bir bölümünü ise 1385 yılında Portekiz Kralı I. John döneminde almış. Çok sayıda odası var ve girişi için para ödemeniz gerekiyor. Şehrin tepesindeki meşhur Palacio Pena yani Pena Sarayı ise benin favorim.
19. yüzyılda yapılmış. Pena Sarayı, parlak sarı ve kahverengi renkleriyle ilgi çekici. Adeta bir oyuncak saray gibi büyüleyici… Tarihi, manzarası ve havası şahane. Daha önce sarayın yerinde Leydi Pena’ya adanmış bir şapel bulunuyormuş. 1493 yılında bu şapel genişletilerek manastıra çevrilmiş. Uzun yıllar bu şekilde kullanılmış. Depremden sonra ise kullanılamaz hale gelmiş. 1847 yılında tekrar yaptırılmış. Ortaya renkli ve muhteşem bir saray çıkmış. Saray içindeki odaları gezip görüyoruz. O dönemin kralları burayı genelde yazlık saray olarak kullanıyormuş. O dönemin oturma ve yemek odası eşyalarını görmek de ayrı bir his. Sintra’yı her yönüyle keşfetmek ve yaşamak harika bir deneyim oluyor…..

 

PORTEKİZ’İN BODRUM’U
Lizbon’dan günübirlik olarak gidilebilecek diğer bir şehir ise Cascais. Bu kez rotamız burası oluyor. Yani Portekiz’in Bodrum’u. Dünya sosyetesinin buluşma noktası. Eski küçük bir balıkçı kasabasıyken şimdi çok farklı durumda. 1900’lü yıllara doğru aristokratlar tarafından yazlık kasaba olarak tercih edilmeye başlanmış. Zamanla hızla yapılaşmış. Çizgi filmlerden fırlamış gibi şato ve konaklar hayranlık uyandırıcı. Ayrıca denize girecek pek çok yeri var. Biz hava uygun olmasına karşın bir gün geçireceğimiz için denizi pas geçiyoruz. Zaten plajları çok kalabalık…
1537’de Portekiz’in ilk deniz feneri burada yapılmış. Şu anki fener ise bunun kalıntıları üzerine kurulmuş. Sarayları ve yazlıklarıyla tam bir cennet. Şehri ilk olarak ‘Cehennem Ağzı’ denen Boca do Inferno’dan gezmeye başlıyoruz. Okyanus dalgalarının kayalıkları aşındırmasıyla oluşmuş mağara. Villaların önünden yürüyerek kaleye varıyoruz. Manzarası çok etkileyici… Portekizli bir bankere ait olan Casa de Santa Maria ile bugün bir müze olan Palacio dos Condes’i, belediyenin bulunduğu şehir merkezini mutlaka görmelisiniz. Plajları, sokakları, festivalleri, insanlarıyla tam bir yaz kenti. Festival zamanları özellikle çok hareketli ve kalabalık oluyormuş…. Cascais’e yakın olan Boca del Inferno’da ise gün batımını izlemek için harika bir deneyim….

PORTEKİZ’DE NE YENİR?
Portekizlilerin mutfağı deniz ürünlerinden oluşuyor. Balıkçılığın oldukça önemli olduğu ülkede başta Lizbon gibi liman şehirleri olmak üzere balığa oldukça önem veriliyor. Sabah kahvaltılarında bile deniz ürünleri ağırlıklı tüketiliyor. Yemeklerinde baharat ve değişik sosları kullanıyorlar. Bu soslar da, zeytinyağı başta olmak üzere tereyağı kullanılarak yapılıyor. Lizbon’da balığın her çeşidini bulmanız mümkün. Özellikle balık çeşitlerinden sardalya kızartmasını deneyebilirsiniz. Lizbon’da deniz ürünlerinin sunulduğu birçok restoran var. Balık dışında Portekiz mutfağında önerilen yemek, Lizbon usulü ciğer. Bizim ciğer sote yemeğine benziyor. Pasta, kek, poğaça gibi pastane ürünleri Lizbon’da oldukça ünlü. Henüz yeni çağa yenik düşmemiş pastanelere adım başı rastlayabilirsiniz.

Bunlar da ilgini çekebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir